bolu satılık daire ve mahşer bilgileri555 sizlere en güzel yazıları yazan bolu satılık daire diyorki “Bence Dinny en çok Lloyd Henreid ve Tom Cullen’ı seviyo,. Angie. “Tom Cullen basit ama...” Dönüp ona bakınca sustu, Kızu gözler ve düşünceli bir ifadeyle Tom’a bakıyordu.“Yanında bir adamla mı geldi?” diye sordu kız.“Kim? Tom mu? Bildiğim kadarıyla hayır. Bir buçuk haftaö^j başına geldi. Özgür Bölge’deymiş ama oradan kovulmuş, Banasoif onların kaybı, bizim kazancımız.”“Yanında bir dilsiz yok muydu? Sağır dilsiz biri?”“Sağır dilsiz mi? Hayır, yalnız geldiğinden eminim. Dinny,(s seviyor.”Kız, Tom’u gözden kaybolana dek izledi. Pepto Bismolyk hatırladı. Ve sana ihtiyacımız yok, yazılmış olan notu. Sankibinyık Kansas’ta yaşanmıştı. Onlara ateş etmişti. Keşke ö Özellikle de dilsizi.
Garipti; bir zamanlar kalemi sayfalan sihirli bir şekilde boydan boya İcaplarken şimdi kelimeleri güçlükle yazıyor; harfler, kendi özel zaman niakinesinde ilkokul birinci sınıfa bir yolculuk yapmış gibi beceriksizce çizilmiş görünüyordu.
0 günlerde annesi ve babası onu hâlâ biraz da olsa severdi. Amy henüz kabak çiçeği gibi açılmamış, kendisi ise Ogunquit'in Şişkosu ve Potansiyel Homoseksüel ilan edilmemişti. Gün ışığıyla yıkanan mutfaktaki masada, yanında bir bardak kola ile oturup Tom Swift kitaplarından birini kelimesi kelimesine bir deftere —mavi çizgili— yavaş yavaş geçirdiğini hatırlıyordu. Annesinin oturma odasından gelen sesini duyabiliyordu. Bazen telefonda konuşuyor olurdu, bazen de komşulardan biriyle.
Bebeklik kilolarıymış, doktor öyle söylüyor. Tanrıya şükür salgıhez-krinde bir sorun yok! Ve çok zeki!
Kelimelerin harf harf büyümesini izlemek. Cümlelerin kelime kelime büyümesini. Paragrafların birer tuğla gibi lisan denen büyük kale duvarını örüşünü.
“En büyük icadını olacak,” diyordu Tom etkileyici bir şekilde. “Plakayı çektiğimde olacakları izleyin, ama Tanrı aşkına gözlerinizi koruyun!”
Dilin tuğlaları. Bir taş, bir yaprak, bulunmamış bir kapı. Sözcükler. Dünyalar. Büyü. Hayat ve ölümsüzlük. Kudret.
Kimden aldığını bilmiyorum Rita. Belki dedesindendir. Çok iyi, sevilen bir rahipti ve vaazlarının muhteşem olduğunu söylerlerdi...
Zaman geçtikçe harflerin gelişme göstermesini izlemek. Birbirleriy-le bağlantı kurduklarını görmek, bastırmak geçmişte kalmıştı, artık yazı vardı. Düşünceleri ve olaylar dizisini toparlamak. Bütün dünya bundan ibaretti ne de olsa; düşünceler ve olaylar bütünü. Nihayet bir daktilo edinmişti ve o sıralarda ona fazla bir şey kalmamıştı; Amy lisedeydi, Ulusal OnurTopluluğu’ndaydı, amigo kızlardan biriydi, tiyatro kulübünde, münazara grubundaydı, bütün notları A’ydı, dişlerindeki teller önceki yıl çıkarılmıştı, dünyadaki en iyi arkadaşı Frances Goldsmith’ti ve kardeşi bebeklik kilolarından, on üç yaşına gelmiş olmasına rağmen hâlâ kurtulamamış, o da kendini savunmak için ağır konuşmaya başlamış ve içinde giderek artan bir dehşetle hayatın ne olduğunu, gerçekte ne olduğunu, anlamaya başlamıştı: Dinsizlerin
geri kalanının kilidini açmıştı. İlk başta yavaştı, çok yavaştı yen yaptığı yazım hataları fazlasıyla sinir bozucuydu. Sanki bir şekilde -ama sinsice- iradesine karşı geliyordu. Ancak nabildikçe makinenin gerçekte ne olduğunu kavramıştı... zihniyi mek niyetinde olduğu boş sayfa arasında büyülü bir aracıydı salgını vurduğu sırada dakikada yüz kelimeden fazla yazabiliyo^^j^ yet yazma hızı, düşünme hızına biraz yaklaşabilmişti. Yinedeeiy yazmayı hiçbir zaman bırakmamıştı. Moby Dick'in, Kırmızı Kayıp Cennet’m elyazısı ile yazılmış olduğunu hiç unutmuyordu, Frannie’nin günlüğünde gördüğü yazısını yıllar içinde geij^ hale getirmişti — ne paragraf, ne satır boşluğu, ne göze bir duraklı satı. Çok çaba gerektiriyordu -kramplara sebep olan, korkunç bk; ama aşkla yazıyordu. Daktiloyu isteyerek ve minnetlekullanmıştıj iyi eserlerini elyazısıyla çıkardığına inanıyordu.
Ve kendini son ifade edişi yine el yazısıyla olacaktı.
Başını kaldırıp baktı ve akbabaların Randolph Scott’ın oyıı*| cumartesi gündüz filminden veya bir Max Brand romanındanftıi® gökyüzünde daireler çizdiğini gördü. Bu anın bir romanda geçliğini dü: Harold gökyüzünde daireler çizerek bekleyen akbabaları gördS ra bir süre sakince baktıktan sonra tekrar günlüğüne yazmaya Tekrar günlüğüne yazmaya başladı.
Sonunda yine sarsılan bedeninin elverdiği en iyi sonuç olan, günlerindeki sarsak elyazısına dönmüştü. Güneşli mutfağı, cami kolayla ve eski, küflü Tom Swift kitaplarım acı içerisinde anıı hayet annesiyle babasını mutlu edebileceğini düşündü (ve yazdı).! kilolarından kurtulmuştu. Ve teknik olarak hâlâ bakir olmasm ahlaki açıdan homoseksüel olmadığından emindi.
Ağzını açıp çatlak bir sesle konuşmaya başladı. “Dünyaı
Sayfayı yarılamıştı. Önce yazdıklarına, sonra kırılıp çarpıt ğına baktı. Kırık kelimesi fazla iyimser bir tanımdı aslında. Pl
olmuştu. Beş gündür bu kayanın gölgesinde oturuyordu. Yije*
Mahşer
ya iki gün önce susuzluktan ölürdü. Bacağı çürüyordu. İğrenç bir koku salgılayarak şişmiş, pantolonunun kumaşını sosis zarı gibi germişti.
Nadine gideli çok olmuştu.
Harold yanında duran tabancayı aldı ve içindeki kurşunları kontrol etti. Sadece o gün belki yüz kere kontrol etmişti. Yağmur bastırdığı sıralarda tabancanın ıslanmaması için büyük özen göstermişti. İçinde üç kurşun vardı. İlk ikisini, Nadine tepeden bakıp yalnız devam edeceğini söylediğinde ona ateş ederek harcamıştı.
Nadine içte, Harold, Triumph motosikletin üstünde dış taraftaydı ve kör bir virajı dönüyorlardı. Colorado Batı Yamacı’nda, Utah sınırına yüz kilometre mesafedeydiler. Yolun dışında bir yağ birikintisi vardı ve Harold o günden beri bu yağ birikintisini düşünüyordu. Neredeyse kusursuzdu. Yağ nereden sızmıştı? Son iki aydır oradan hiçbir aracın geçmediği kesindi. Daha önce hurda demir bakır plastik fiyatları oluşmuşsa bu süre içerisinde mutlaka kururdu. Sanki kızıl göz onları izliyor, Harold’ı saf dışı bırakmak için fırsat kolluyordu. Herhangi bir sorun çıkma olasılığına karşı dağlardan geçerken yanında olmasına izin vermiş, sonra da ondan kurtulmuştu. Ne de olsa artık görevini tamamlamıştı.
Triumph bariyere çarpmış, Harold bir böcek gibi üzerinden havaya savrulmuştu. Sağ bacağında korkunç bir acı hissetmiş, kırılırken çıkan çıtırtıyı duymuştu. Canhıraş bir çığlık atmıştı. Sonra dik bir açıyla aşağıdaki geçide inen sert toprak üzerinde yuvarlanmaya başlamıştı. Hızla akan suyun sesini duyabiliyordu.
Yere sertçe çarpmış, havada bir takla atmış, tekrar çığlık atmış, yine sağ bacağının üstüne düşmüş, bir yerinden daha kırıldığını duymuş, tekrar havaya fırlamış, düşmüş, yuvarlanmış ve nihayet yıllar önce bir fırtına sırasında devrilmiş olan bir ağacın gövdesine çarparak olduğu yerde hareketsiz kalmıştı. Ağaç orada olmasa kendini buz gibi suda bulacak ve akbabalar yerine alabalıklara yem olacaktı.
Defterine iri, titrek harflerle yazdı: Nadine’i suçlamıyorum. Bu doğruydu. Ama o sırada suçlamıştı.
Sarsılmış, şok olmuş, her tarafı yara bere içinde, sağ bacağı acıyla adeta çığlık atar halde yerinde doğrulmuş, tepeye doğru biraz sürünmüştü. bolu satılık daire sundu..Nadine’in tepeden, bariyerin üzerinden aşağı baktığını görebiliyordu. Suratı, bir oyuncak bebeğin yüzü gibi minik ve bembeyazdı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder